İçeriğe geç

15 Yıl Boyunca Bir Türlü Isınamadığım İngilizce Nasıl Bir Anda Çok Yakın Arkadaşım Oldu?

Merhaba,

ben Semih.

Yabancı dillere ne zaman okul ve dil kursu mantığıyla yaklaştıysam hüsrana uğradım.

Ne zaman kendi başıma öğrendiysem de dudak uçurtan sonuçlar aldım.

Ne zaman birilerinin bana dil öğretmesini beklediysem kötü sonuç aldım.

Ne zaman kendim öğrendiysem mucizeler yarattım.

100 GÜNDE BİR DİL ÖĞREN‘i tam da bu yüzden kurdum. Bana yazıp, nasıl dil öğrenebilirim, diye soranlara, “Ben sürekli dil öğreniyor, sürekli dil öğrenme işi üzerine düşünüyorum. Siz de ancak ve ancak benim gibi kendiniz öğrenebilirsiniz. Ama bu yolda, sizden deneyimli biriyle ilerlemeniz çok önemli. Gelin, birlikte ilerleyelim, dedim ve 100 GÜNDE BİR DİL ÖĞREN‘i hayata geçirdim. İyi ki de yapmışım. Şükürler olsun ki, yıllar boyu okullarda, dil kurslarında dil öğrenememiş sayısız insan benimle bir dil yolculuğuna çıktı ve birkaç ay içinde müthiş sonuçlar aldı.

Yurtiçi ve yurtdışında verdiği başarılı konserlerle adını duyuran keman sanatçısı Ozan Sari ile (Ozan konservatuvardan arkadaşım, çocukluk arkadaşım) geçenlerde sohbet ederken İngilizce tecrübesinden bahsetti. “Ne zaman ki kendim öğrenmeye başladım, o zaman İngilizceyi sevebildim, İngilizcede ancak o zaman istediğim gibi ilerleyebildim,” dedi.

Ozan’ın bu söylediğine şaşırmadım. Şaşırmadım, çünkü başka türlüsü mümkün değil. Başka türlü dil öğrenmek mümkün değil. Bu yüzden hemen her yazımda bunu söylüyorum. Bu yüzden dünyanın bütün dil öğrenme uzmanları bas bas bağırıyor, “Diller öğretilemez, ancak öğrenilir,” diyorlar (meşhur İtalyan polyglot Luca Lampariello).

Şaşırmadım ama heyecanlandım. Çünkü bunu Türkiye’de henüz pek söyleyen, söyleyebilen yok.

Türkiye henüz, aynı şeyi yapanın aynı sonucu alacağını anlamadı.

Biri beş kursa gidip dil öğrenemedi mi, altıncı kursa yazılıyor. On yıl okulda dil öğrenemedi mi, bari üniversitesini okuyayım, diyor. Bu yüzden de Ozan’ın hikâyesi gibi hikâyelerin daha çok yazılması, daha çok yayılması gerekiyor.

Bunu mutlaka yazmalısın Ozi, dedim. O da, sağ olsun, yazdı. İyi ki de yazdı. Hepimize ders olsun:

Yazar: Ozan Sari

Türkiye’deki pek çok insan gibi ortaokuldan lisans mezuniyetine kadar yaklaşık on yıl yabancı dil dersi aldım. Ancak benim tembelliğimden olacak (çok iyi bir öğretmene sahip olmamıza rağmen) bir arpa boyu dahi yol katedemedim.

Üniversiteden mezun olduktan sonra lisansüstü ve akademik kariyer yapabilmek için ÜDS – KPDS – YDS – IELTS gibi yabancı dil sınavlarının herhangi birinden baraj notunu aşmam gerekiyordu. Yüksek lisans için mezun olduğum üniversitenin basit sınavını sınırda geçebildim. (Bu arada hatırı sayılır bir kursta altı ay Almanca, yine altı ay kadar da İngilizce eğitimi almama rağmen!)

Lisansüstü eğitimime başladım. Fakat çalıştığım konuda hiçbir Türkçe kaynak bulamıyordum. Bu nedenle yabancı kaynak taraması yapmaya başladım. Ama herhangi bir kitap ya da tezin içeriğini anlamam bile oldukça zor oluyordu.

Akademik kariyer yapmak isteyen hemen her çiçeği burnunda mezunun yaptığı gibi ben de ÜDS – KPDS (sonradan YDS oldu tabii) sınavlarına yönelik eğitim veren bir kursa kayıt yaptırdım. Müzisyen olduğum için bu süreçte Türkiye’nin pek çok şehrinde ve Avrupa’da on beş ülkede konser vermek için sıklıkla seyahat etmem gerekiyordu. Kursa devamlı gidemediğim için ne yazık ki hiçbir şey öğrenemedim ve ödediğim ücret boşa gitti. (Aynı kursa bugün verilen yıllık ücretle yalnızca kurs boyunca harcanan kırtasiye masrafı yaklaşık üç asgari ücrete denk geliyor!)

Girdiğim altı sınavdan da baraj notunu aşamayınca aynı kursa ikinci defa kayıt yaptırdım. Kelime ezberleme dersleri, paragraf dersleri, soru çözme teknikleri dersleri, cümle tamamlama dersleri… Her derste elime tutuşturulan onlarca sayfa ödev… Sanırım sekizinci ya da dokuzunca sınavda nihayet gereken 50 puanı aldım! (Onca yıl kursa gide gele kulağımda kalanlarla sonunda 50 puan alabilmiştim.)

Sonra bir şey oldu, sihirli bir şey. Nasıl keman çalıştığımı düşündüm. Ana dilimde okuduğum yüzlerce kitabı ne kadar kolay hatırlayabildiğimi, yazdığım yazıların/ şiirlerin güzelliğini fark ettim.

Tam o günlerde, konservatuvardan arkadaşım Semih (Uçar), “Ana diline ne kadar hâkimsen, yabancı bir dile de ancak o kadar hâkim olabilirsin,” dedi ve ekledi: “Kitap okuyorsun, biliyorum. Şimdi de öğrenmek istediğin dilde kitaplar oku. Öyle basitleştirilmiş hikâye kitapları falan da değil, ilgini ne çekiyorsa onu oku.”

Hemen söylediği şeyi yaptım. Bir iki hafta her şey yolundaydı aslında. Yavaş da olsa okuyabiliyor, sözlük yardımı ile neredeyse her şeyi anlayabiliyordum. Sonra yine araya bir şeyler girdi ve yabancı dilde kitap okumayı alışkanlık haline getirmenin eşiğinden döndüm. Bir yıllık kayıp daha..

Ardından askerlik görevimi yapmak için mesleğimi, ailemi, öğrencilerimi arkamda bırakıp Ankara’ya gittim. Çoğunuzun bildiği gibi, askerde kendinize ayıracak çok vaktiniz oluyor. İşte bu geniş vakit bana bir yıl önceki İngilizce okumalarımı hatırlattı. Eşi bulunmaz fırsat! Günlük görevlerden başka yapacak hiçbir şey yok. İnternet yok, televizyon yok. Kısacası kitaplardan başka beni meşgul edecek hiçbir şey yoktu. Daha giderken bir iki İngilizce kitap, bir de sözlük almıştım yanıma zaten. Tam yüz otuz gün boyunca (ilk ve son on günler hariç) vakit buldukça İngilizce kitap okudum. Tekrar söylüyorum, öyle basit kitaplar da değil: Dostoyevsky “Crime and Punishment”, Schröder “Bach’s Solo Violin Works”, Tzu “Art of War”. Hepi topu üç beş kitap da olsa baştan sona okudum.

Bu üç beş kitap, İngilizceyle ilişkimi tamamen değiştirdi. Okurken hiçbir kural yoktu. Kelimelerin anlamları zamanla kendiliğinden belirmeye başladı. Filleri hiç zorlanmadan ezberleyebiliyordum. Ve her şey inanılmaz zevkliydi.

Askerden gelince mâlum sınavlara girdim. Daha ilkinde on beş puan fazla aldım ve yabancı dilde girmem gereken sınavlarla ilişkim bitti. Artık her metni okuyabiliyorum. Tabii ki bir felsefe metnini ya da mühendislikle ilgili bir metni anlamam çok kolay olmuyor. Ama bu durum metinlerin içeriğinden kaynaklanıyor, biliyorum. (Sonuçta aynı metinleri ana dilinizde anlamanız için de o konuda hayli birikim sahibi olmanız gerekir.)

Kendi alanımda çeviriler yapabiliyorum. Ve daha şimdiden Türkçeye kazandırmak istediğim iki tane kitap var. Uluslararası dergilere İngilizce makaleler göndermeyi hedefliyorum. (Hedeflemekten fazlası, zamanladım diyebilirim.)

Yabancı dilde konuşabildiğimi söyleyemem (telaffuz çalışmadım hiç, birisiyle uzun uzadıya sohbet de etmedim). Ancak akıcı bir hızda okuyup, okuduğumdan biraz daha yavaş bir hızda yazabiliyorum. Ve bunun benim için tek bir yolu var: Kitap, gazete, dergi vs. okumak ve okuduğum metinlerin her birinden en az bir cümleyi kendi hayatıma uyarlamak.

Semih’le 100 GÜNDE BİR DİL ÖĞREN kapsamında İtalyanca öğrenmek istiyordum. Şimdiyse 130 gün kendim çalıştıktan sonra onunla çalışmaya başlayacağım. Çok şaşıracağına ve sevineceğine bahse girerim.

Tarih:100 GÜN100 günde bir dil öğrenAlmancaÇeviriİngilizceKonuk YazarSemih UçarYabancı DillerimYDS

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: