İçeriğe geç

Yaşıyormuş Gibi Yapmadan Yaşamak

Bir iş yapmadan mesai dolduran bütün o çalışanları getirin gözünüzün önüne.
 
Gün içinde yaptıkları iş taş çatlasa yarım saati geçmez. Ama sekiz saat mesai doldururlar.
 
Türkiye’de ve Almanya’da okuduğum okullarda yıllar boyu gözlemledim böylelerini. Öğrenci işlerinde, personel işlerinde, kütüphanede vs. çalışanların bir kısmı hiçbir iş yapmaz ama onlara bir işimiz düşse oflayıp puflarlardı. Bütün gün telefonda oyun oynar veya arkadaşlarıyla çene çalarlar, ama bir fotokopi falan çektirecek olduk mu hemen suratlarını asarlardı. Onlar her zaman çok meşguldü.
 
Daha doğrusu, yıllar içinde, her zaman çok meşgul görünme ustası olmuşlardı.
 
Hiçbir şey yapmayıp, çok iş yapıyormuş gibi görünme ustaları her yerde, her ülkede, her kurumda var.
 
Ama onlara kimse laf edemez. Neden mi? Çok basit bir sebebi var:
 
Çünkü onlara söylenen saatte gelirler, söylenen saatte giderler. Sekiz saat mesailerini doldururlar.
 
Sekiz saat işyerinde durup en fazla yarım saatlik iş yapan muhtemelen on binlerce çalışan vardır Türkiye’de.
 
Ama kimse onların varlığını sorgulamaz. Neden mi?
 
Çünkü onlara söylenen saatte gelirler, söylenen saatte giderler. Sekiz saat mesailerini doldururlar.
 
Peki, aynı çalışanlara, “Yaptığınız iş kadar işyerinde duracaksınız, işiniz bittiği gibi çıkacaksınız,” dense ne olurdu?
 
Bir hayal edin?
 
Diyelim ki Fen İşleri’ndeki bir memurun günde somut olarak yapıp bitirdiği iş bir saatini alıyor. Bu yüzden de bir saatte bütün işleri hallettikten sonra çıkıyor.
 
Belediyenin bir çalışanı bütün işlerini iki saatte hallediyor. Bu yüzden de iki saat çalışıp evine gidiyor.
 
Böyle olsaydı ne olurdu?
 
Devlet açısından çok iyi olurdu. Bu kişilerin çalıştıkları kurumlar açısından çok iyi olurdu. Hem işyerlerinin açık kalma süreleri azalacağından elektrik, su, enerji tasarrufu yaparlardı hem de çalışanların verimi doğal olarak artacağından (işyerindeki çalışma saatlerini azaltmanın verimi arttırdığına dair araştırmalar bu konuda çok zihin açıcı) işyerinin verimi artardı. Aynı şekilde, bizler için, halk için de çok iyi olurdu. İşlerimiz çok daha hızlı halledilirdi.
 
Ama kimse, hiçbir kurum böyle bir şey yapamaz. Hiçbir devlet kurumu, çalışanına, çalıştığınız kadar işyerinde kalın, işiniz bittiğinde çıkın, diyemez.
 
Çünkü öyle bir şey olsa bütün ülke isyan ederdi.
 
Oh, derdi herkes, ne güzel. İki saat çalışıyor, şu kadar maaş alıyor.
 
Olmaz, derdi herkes, o bir saat çalışıyor, benimle aynı maaşı alıyor.
 
Ama sekiz saat boyunca telefonunda oyun oynayarak, internetten gazete okuyarak mesai dolduranlara kimsenin sesi çıkmıyor. Çıkmaz. Sekiz saat orada oturmuş sonuçta. O zaman kimse bir şeyi sorgulamaz.
 
Bu tuhaf düşünce yanlışının; birisi sekiz saat boyunca bir saatlik iş yaptığında sesimiz çıkmazken, aynı kişinin bir saat sonra işi bitince işyerinden çıkması düşüncesini aklımızın almamasının hepimizin hayatını kötü yönde etkilediğini düşünüyorum.
 
Örneğin, hayatımızın (ilkokuldan üniversiteye kadar) en azından 11 yılı okulda geçiyor. Üniversite okuduysanız bu sayı 15 yılı buluyor.
 
15 yıl.
 
Peki, bu 15 yılın ne kadarında gerçekten bir şey öğrendik?
 
Ne kadarında öğrenmiş gibi yaptık?
 
Ne kadarında bize bir şeyler öğretmişler gibi yaptılar?
 
Bu sorunun cevabı ülkeden ülkeye değişir ama Türkiye’de okuyan biri bir ders yılında öğrendiği şeyi bir ay içinde rahatlıkla öğrenebilir. Çoğu okul için bir ay bile fazla. Okul bittikten sonra aklımızda kalanları düşününce bir ay bile fazla.
 
Türkiye gibi yüz karası bir eğitim sistemine, yüz karası üniversitelere, bunun sonucunda da kaçınılmaz olarak yüz karası öğretim kadrolarına sahip bir ülkede okumuş biri bir ders yılında öğrendiklerini bir ay içinde rahatlıkla öğrenebilir. Bir ay içinde her şeyi öğrenir. Ve bu şekilde, Parkinson Yasası’nın etkisiyle, öğrendiklerinin çok büyük kısmı bütün hayatı boyunca aklında kalır.
 
Ama şimdi Milli Eğitim Bakanı çıksa, “Çocuklarımızın, bir ders yılı içinde öğrendikleri bilgiyi daha etkili bir öğretme yöntemiyle bir ay içinde öğrenebileceklerini anladık. Bu yüzden, artık okullar yılda bir ay olacak,” dese ne olurdu bir düşünsenize? Ben söyleyeyim:
 
Kıyamet kopardı.
 
Bunca kepazeliğe sesi çıkmayan insanlar böyle bir şey olsa isyan ederler, sokağa çıkarlardı.
 
Bu sayede devletin yapacağı tasarrufu bir düşünsenize?
 
Türkiye’nin eğitim kalitesinde yaşanacak artışı düşünsenize?
Ne olursa olsun.
 
Solcusu sağcısı, okumuşu okumamışı herkes, Milli Eğitim Bakanı çıkıp böyle bir açıklama yapsa deliye döner, kıyamet koparırdı.
 
Bir düşünce yanlışı bu. Hayatımızı son derece kötü etkileyen bir düşünce yanlışı bu.
 
Aynı düşünce yanlışına dil öğrenmek isteyenler de düşüyorlar.
 
Dil kurslarında dil öğrenilemediğini, dil öğrenilemeyeceğini bütün dil öğrenme uzmanları bas bas bağırıyor. Ama nedense, bir refleks haline gelmiş, dil öğrenmek isteyen veya dil öğrenmesi gereken herkes hemen dil kursu araştırmaya başlıyor.
 
Ve tecrübem o ki, dil kursuna giden ve bu yüzden de dil öğrenemeyen hemen hiç kimse kursa, kurstaki öğretmene bahane bulmuyor. Kimsenin böyle bir şey aklına gelmiyor. Neden?
 
Yukarıda açıkladığım o düşünce yanlışından.
 
Kursa haftanın iki günü gitti ve tam 3 SAAT o sınıfta oturdu ya, dil kursu görevini yerine getirdi. Öğretmen, söylenen saatte derse geldi, söylenen saatte dersten çıktı ya, görevini yerine getirdi.
 
Kursa giden kişi oysa o 3 saatlik dersin üzerinden iki hafta falan geçtikten sonra bir geriye dönüp baksa ve üç saatin kaç dakikasında gerçekten bir şey öğrendiğini araştırsa her şey değişecek.
 
Kursa gidip dil öğrenmeyi beklerken aslında dil öğrenmekten fersah fersah uzaklaşmış olduğunu fark edecek.
 
Kursta geçirdiği kadar demiyorum, kursa gitmek için yolda geçirdiği vakit kadar zaman oturup kendisi çalışsa çok daha iyi ve çok daha hızlı dil öğrenebileceğini fark edecek.
 
Onu, bir sınıfta birkaç saat oturarak, tahtaya yazılanları defterine geçirerek, birkaç soruya cevap vererek, dersten derse ödev götürerek dil öğrenebileceğine inandıranların aslında tek yaptığının MESAİ DOLDURMAK olduğunu fark edecek.
 
Bir derste geçirdiği zamanı kameraya alsa ve dersin üzerinden bir süre geçtikten sonra bu kaydı izlese kendini nasıl bir yalanla avuttuğunu fark edecek.
 
Ama gördüğüm o ki çok az kişi bunu yapıyor.
 
Diğer herkes MESAİ DOLDURANLARA, görevlerini hakkıyla yerine getirenlere (!), sınıfa söylenen saatte gelip, söylenen saatte gidenlere kanıyor ve dil öğrenemedikleri zaman suçu sadece kendilerinde arıyor. “Bende yetenek yok,” demeye başlıyor böyleleri sonra. “O kadar kursa gittim, bir şey öğrenemedim.”
 
Bense hayatta kendime de, başkalarına da hep bu filtreden baktım:
 
Mesai doldurulan işlere hiçbir zaman gönül indirmedim. Yaptığım işlerde mesai doldurduğumu, yapıyormuş gibi yaptığımı fark ettiğimde de kendime, “Orada dur bakalım!” dedim. Bu da beni her geçen gün daha verimli olmaya itti. Her gün birçok farklı işi başarmamı sağladı. Başkalarının yıllarca yapamadıkları işleri bir iki hafta içinde yapıp bitirmemi sağladı.
 
 
Başkalarına, birlikte çalıştığım veya çalışıp çalışmamayı düşündüğüm insanlara da aynı gözle bakıyorum. Birine bir hizmet için para vereceksem onun o hizmet için harcadığı emeğe değil, benim ne alıp ne almadığıma bakıyorum. Para ödediğim veya ödeyeceğim insanın, o işte harcadığı saatlere değil, bana ne katıp katmadığına bakıyorum.
 
Kimilerinin bir yılda veremediğini kimilerinin bir saat içinde verdiğini biliyorum ve beraber çalışmak için hep böylelerini arıyorum.
 
Beraber çalıştığım veya çalışacağım insanların, dışarıdan bakıldığında bana ne kadar emek verdiğinin hiçbir önemi yok benim için.
 
Okulda öğretmenimin kaç yıl derse girdiğinin, sınıfta kaç bin saat geçirdiğinin hiçbir önemi yok. Dersten sonra, okul bittikten sonra aklımda ve ruhumda ne kalmış, ben ona bakıyorum.
 
Bir kurstaki öğretmenin haftada üç gün, üç saat ayakta bir şeyler anlatmasının hiçbir önemi yok benim için. Ben o derste ne öğrenip ne öğrenmediğime, bundan da önemlisi, o öğrendiklerimin beni ileriye taşıyıp taşımadığına bakıyorum.
 
Yıllar boyunca birlikte zaman geçirmemize rağmen beni ruhsal, zihinsel, duygusal veya bedensel anlamda bir adım bile ileri taşımamış insanlardan uzak duruyor, bir söz veya hareketleriyle önümde binlerce kilometre yol açıveren insanlara sarılıyorum.
 
Yaşıyormuş gibi yapmak istemiyorum ben çünkü. Mesai doldurmak istemiyorum.
 
Yaşamak istiyorum.
 
Yaşıyorum.
 
***
 
Diğer yazılarımı okumak için:
 
100gundedilogren.com
kitapvekuslar.com
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Tarih:100 GÜN100 günde bir dil öğrenYabancı Dillerim

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: