İçeriğe geç

“Ama sonra aklıma bir şey geldi: Ben hiç Salinger okumamıştım ki!”

Bir gün kitapçıda öylesine kitapları karıştırıyordum. Elime, daha önce adını hiç duymadığım bir yazarın kitabı geçti. İlk sayfasını şöyle bir gözden geçirdim. “Aa,” dedim okurken, “üslûbu ne kadar da Salinger’e benziyor.”
 
Sonra eve geldim. Salinger’e benzettiğim kitap aklıma takılmıştı. Google’ı açtım. Yazarın ve kitabın ismini yazdım. İlk çıkan eleştiri yazısının üstüne tıkladım. Yazıda, kitabın açık bir Salinger etkisinde olduğu yazıyordu. Kitaba dair ilk izlenimim onaylandığı için mutlu oldum.
 
Ama sonra aklıma inanılmaz bir şey geldi: Ben hiç Salinger okumamıştım ki!
 
Michigan Üniversitesi ve Michigan Devlet Üniversitesi’nin yayımladığı öğrenci gazetelerinde bir deney yapıldı. Deney kapsamında, gazetelerin ön sayfalarına birkaç hafta boyunca, Türkçe veya Türkçeyi andıran şu kelimeler yerleştirildi: “kadirga, saricik, biwonjini, nansoma, iktitaf”. Fakat kelimelerin yayımlanma sıklığı eşit değildi. İçlerinden biri yalnızca 1 kere, diğerleri ise 2, 5, 10 ve 25 kere yayımlandı. Gazetelerde, ne anlama geldiklerini kimsenin bilmediği bu kelimelere dair hiçbir açıklama yapılmamış, sadece, ilanı verenin anonim kalmayı istediği belirtilmişti.
 
Beş kelime de planlanan sıklıkta yayımlandıktan sonra deneyi yapan grup öğrenci birliklerine şu soruyu gönderdi: Sizce, ‘kadirga, saricik, biwonjini, nansoma, iktitaf’ kelimelerinden hangileri iyi, hangileri kötü bir anlama sahiptir?
 
Öğrencilerden gelen cevaplar çok şaşırtıcıydı: Öğrencilerin tahminlerine göre, gazetelerde çok sık yayımlanmış olan kelimeler olumlu, yalnızca 1 veya 2 kere yayımlanmış olanlar ise olumsuz anlama sahipti.
 
Bu deneyin sonuçlarını okuyunca aklıma hemen, yıllar önceki Salinger deneyimim geldi. O gün kitapçıdan döndüğümde beni internette, karıştırdığım diğer kitapları değil de tam da o Salinger’e benzeyen kitabı aratmaya iten neydi?
Bu kitabın, Salinger’e benzettiğim için bana yakın gelmiş olması.
 
Bunda şaşılacak bir durum yok. İnsan elbette kendisine tanıdık gelen şey ve kimselere karşı bir yakınlık duyar. Bu yaşadığım şeyin şaşırtıcı ve Michigan deneyine benzeyen tarafı şu:
 
O güne kadar Salinger hakkında aslında bilinçli olarak hiçbir şey bilmiyordum. Ama buna rağmen Salinger kafamda bilindik, tanıdık bir şey olarak yer etmişti. Yani tıpkı, ne anlama geldiklerini bilmesek de daha önce bir yerde görmüş olduğumuz için bize tanıdık gelen kelimeler gibi.
 
Örneğin Osmanlıca bir metni, belki okuduğumuzdan hiçbir şey anlamasak da zevkle okuruz da, bir Afrika dilinden birkaç cümle bile okumaya tahammül edemeyiz. Çünkü bu dili oluşturan kelimeleri daha önce hiç okumamış, hiç görmemişizdir.
 
Örneğin bilmediğimiz bir yabancı dil yanımızda konuşulduğunda, söylenenlerden hiçbir şey anlamadığımız için konuşma bize bir süre sonra gürültü gibi gelmeye başlar ve rahatsız oluruz da, örneğin Kuran dinlediğimizde, söylenenlerden hiçbir şey anlamasak da dinlediğimiz şey gürültü gibi gelmez. Daha önce defalarca Kuran dinlemişizdir çünkü.
 
Yabancı dillerle ve yabancı dil öğrenme işiyle oldum olası yoğun bir ilişki içinde olduğum için en çok dil öğrenme konusunda sorular alıyorum. Bu yüzden de bu konu üzerine çok kafa yordum ve yıllar sonra artık şu sonuca vardım:
 
Bir yabancı dil öğrenirken en büyük düşmanımız, okuduğumuz bir şeyi anlamadığımız zaman hissettiğimiz hoşnutsuzluk duygusu.
 
Yabancı bir dili okumak, hele de başlarda, şifre çözmek gibi bir şey. Bir kapının önünde duruyorsunuz. Anlam kapısı bu. Önünüze bir şifre çıkıyor. Onu çözerseniz kapı açılıyor. Çözemezseniz açılmıyor. Açılmayınca da kendinizi kötü hissediyorsunuz.
 
Örneğin ana dilimizde böyle bir şifre çözme işiyle uğraşmadığımız için beynimiz hiç efor sarf etmiyor ve içimizde hiçbir olumsuz duygu belirmiyor. Ama yabancı bir dil öğrenirken her defasında bir şifreyle karşılaşıyoruz ve çözemezsek kelimenin tam anlamıyla sinir oluyoruz. Hatta şifreyi çözsek, yani denileni anlasak bile, beynimiz efor sarf etmek zorunda kaldığı için olumsuz duygulara kapıldığımız oluyor (bu durum için bkz.: beynin efor sarf etmesinin ruh halimiz üzerinde olumsuz bir etki yaptığını kanıtlayan deneyler). Sinir olunca da bir daha okumak istemiyoruz. Böylece dil öğrenme hayalimiz suya düşüyor.
 
Yani dil öğrenmek için yapmamız gereken en önemli şey, bu dili okurken veya dinlerken olabildiğince hiçbir olumsuz hisse kapılmamayı başarmak. Bunun yolu da, Osmanlıca okuma ve Kuran dinleme örneklerinde olduğu gibi, bu dile olabildiğince aşina olmaktan geçiyor.
 
Michigan deneyi gösteriyor ki bir dile aşina olmak için o dildeki kelimelerin ne anlama geldiğini bilmemize gerek yok. Bir kelimeyi birkaç defa görmüş olmak, o kelime hakkında kafamızda olumlu bir yargı oluşmasına yetiyor. Yani yabancı dil öğrenirken, çoğu kelimenin anlamı henüz bilinmediği için en çok umutsuzluğa düşülen zaman dilimi olan ilk birkaç ayı Michigan deneyinden çıkarttığımız sonuçlarla rahatlıkla atlatabiliriz. Nasıl mı?
 
Hiçbir şey anlamasak da o dilde kitap okuyarak.
Hiçbir şey anlamasak da bir şeyler dinleyerek.
 
Örneğin Fransızca dilinde ilk olarak Albert Camus’nün bir kitabını okumuştum. Bu kitabı okuduğumda arkamda sadece 5 saatlik bir Fransızca birikimi vardı. Kendi başıma sadece beş saat Fransızca öğrenmiştim.
 
Kendi başıma İtalyanca öğrenmeye başladığımın daha ikinci günü, İtalyanca epey uzun bir edebiyat metnini okudum. Sadece 10 saat sonra da İtalyanca ilk kitabımı okumaya başladım.
 
Bu iki okumamda da, bildiğim kelime sayısı bilmediğim kelime sayısından elbette çok daha azdı. Ama gariptir, böyle bir şey yaptığım, yani daha en başta birçok kelime gördüğüm, gözüm daha en başta birçok kelimeye aşina olduğu için, bir şeyi anlamamanın verdiği olumsuz hissi neredeyse hiçbir zaman yaşamadım. Bu yüzden de bu dilleri öğrenirken hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmadım. Kendi başıma öğrenmeye başladıktan (sadece 2 ay kursa gittim) sadece 1 yıl sonra mahkemelerde ve karakollarda tercümanlık yapmaya başladığım Almanca dilinde de aynı yöntemi izlediğimi söylememe gerek yok zaten.
 
Yabancı dil öğrenmek istiyorsak, anlamını bildiğimiz değil, okuduğumuz, gördüğümüz, aşina olduğumuz kelimeler üzerinden kendimize dair çıkarımlar yapmamız gerek. Her gün aklımıza kazıyabileceğimiz kelime sayısı zaten çok kısıtlı. Tek hedefimiz okuduğumuzu anlamak olursa, haliyle, okuduklarımızın çoğunu anlayamayacağımız için içimizde hep olumsuz duygular biriktiririz. Dil öğrenme sürecinde yapılabilecek en kötü şeyi yaparız yani.
 
Ben günde en fazla elli kelimenin anlamını öğrenebiliyorum. Oysa bir gün içinde rahatlıkla, anlamlarını bilmediği 10.000 kelime de okuyabilir insan. Sadece 50 kitap sayfası yani.
Tarih:100 GÜN100 günde bir dil öğrenFransızcaİtalyancaTürkçeYabancı Dillerim

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: